Ergenekon, Silopi kazıları, Balbay günlükleri…

Mart 21, 2009

Cengiz Çandar – Radikal (20.03.2009)

Silopi civarındaki Botaş tesislerinin oralarda “kazılar”yine başladı. Bu kez, Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıların isteğiyle. Silopi ile Cizre dolaylarında bundan önceki kazılarda kemik parçaları, kafataslar vs çıkmıştı. Bu “kazılar”dan da benzeri sonuç alınması kimseyi şaşırtmamalı.

Türkiye’nin Kürt siyasi şahsiyetleri, epey bir süreden beri Ergenekon soruşturmasına omuz silkiyor ve “Ergenekon, Fırat’ın doğusuna geçmezse, bir anlamı yok” tavrını sürdürüyorlardı.

Haksız sayılmazlar. Bizim kanaatimiz, Ergenekon soruşturmasının er ya da geç“Fırat’ın doğusu”na geçmeye mecbur olduğuydu. Eğer, Ergenekon denilen olay tümüyle karartılmaz, örtbas edilmez ve bulunduğu noktada dondurulmazsa“Fırat’ın doğusu”na doğru yol almaya mecburdu.

Şimdi alıyor.

Örtbas edilmesi, karartılması, bulunduğu noktada dondurulmasının imkânsız olduğu bir aşamaya gelinmiş olduğu için.

Ergenekon konusunun gerçek boyutlarına erişmesi için, başından beri, bunu ”yakın tarihimizin en önemli gelişmesi” olarak görme eğilimindeki benim açımdan iki“olmazsa olmaz” şart söz konusuydu:

1. Nokta dergisinde yayımlanmış olan “Darbe Günlükleri”nin mutlaka bu soruşturmada yer alması,

2. Soruşturmanın mutlaka “Fırat’ın doğusu”na ulaşması.

Ek iddianameyle birlikte başlayan “süreç” her ikisini de gerçekleştiriyor. Bu çerçevede, “Balbay günlükleri” ile Ergenekon’un üzerine “tüy dikildi”“Darbe Günlükleri” ile “Balbay Günlükleri” hem içerik ve hem de çeşitli diyalogların cereyan ettiği tarihler bakımından pek güzel örtüşüyorlar.

Artık “Rubikon” geçildi. Bunun geri dönüşü yok.

Ergenekon’u önlese önlese, siyasi iktidarın kapalı kapılar ardında -çok kişinin hâlâ ortadan kalkmayan kuşkusu bu- askeri otorite ile bir “pazarlık” neticesi uzlaşması yani ”deal” yapması ve konunun gömülmesi olabilirdi.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın hafta başında Kırklareli’nde yaptığı konuşmada gündeme getirdiği hususlar ve bunlara yaptığı vurgu, “siyasi irade”nin Ergenekon soruşturmasının arkasında durduğunu ortaya koyması bakımından önemlidir.

Ergenekon gömülmüyor, tersine Silopi-Cizre hattında Ergenekon’un gömdükleri gün ışığına çıkmaya başlıyor.

Ergenekon’un toptan bir “yalan” olduğunu ileri süren, bunca zamandır sulandırma ve karartma için ellerinden geleni esirgemeyenlerin tutundukları dal, Ergenekon’un siyasi iktidarın elinde muhalefeti susturmak için bir araç olarak kullanıldığı tezi.

“Silopi kazıları” tam da bu bakımdan önemli. Toprağın altından çıkan ve çıkması beklenen kemikler ve kafatasları, bugünkü iktidar partisi ortada bulunmadığı bir döneme, 1990′lara ait. Yakın geçmişimizin misli görülmemiş hukuk dışılığının ürünleri, bugün ortaya çıkabiliyorsa, bu ancak Ergenekon soruşturmasının arkasında güçlü bir “siyasi irade” bulunmasıyla mümkün olabilir.

Eğer, Ergenekon’un siyasi iktidar tarafından muhalefete karşı bir sindirme aracı olarak kullanılabileceği gibi bir kaygı varsa, bunu gidermenin yolu basit. Muhalefet -kimse o- Ergenekon soruşturmasını, “Silopi kazıları”nı desteklerse yani Türkiye’nin bir “hukuk devleti” olmasından, “hukukun üstünlüğü”nden yana ağırlık koyarsa, Ergenekon konusunda bir “iktidar-muhalefet mutabakatı” olursa, sözü edilen kaygının zemini ortadan kalkar.

Ergenekon soruşturmasının güçlü bir siyasi destekle yol alması, Türkiye’de demokrasinin yerleşmesinin önşartıdır; muhalefetin iktidar olabilme şansı da Türkiye’nin demokrasiden sapmamasıyla mümkündür.

Ama muhalefet, iktidara uzanma yolu olarak, demokratik yarış kulvarlarını ve seçimleri tercih etmek yerine, “askeri darbe”ye bel bağlarsa, Ergenekon ile saf tutmuş görünür ve Ergenekon soruşturmasını da ”muhalefetin sindirilmesi”olarak algılamayı seçer ve topluma bunu böyle bir çarpıtmayla sunar.

Ergenekon soruşturmasının en önemli veçhelerinden biri, Türkiye’de “askeri darbe” heveslerine, planlarına, girişimlerine noktayı koymuş olmasıdır.

“Balbay Günlükleri”nde bir orgeneralin “Bu medya ile darbe olur mu? Olmaz!” sözleri aslında her şeyi olanca çıplaklığıyla yansıtıyor.

Medyanın bu kadar çeşitlendiği, iletişim teknolojisinin bu kadar geliştiği, her şeyin“küreselleştiği” ve dolayısıyla Türkiye’nin dış dünyaya kapanamayacağı bir dönemde, Ergenekon’un karartılamayacağı, sulandırılamayacağı, sulandırılmak istendiği anda “katı gerçekler”in su yüzüne çıkıvereceği görülmeliydi.

“Balbay Günlükleri”, bu olguyu kanıtlamış olduğu için anlamlıdır.

Ergenekon soruşturmasının gelip dayandığı noktada, “aynasız” yakalananların başında, ne yazık ki medyanın kendisi -hiç değilse bir bölümü ama önemli bir bölümü- geliyor. “Balbay Günlükleri”“Darbe Günlükleri”nin takkeyi düşürüp keli gösterdiği halde, bunu görmemekte direnenlerin bir kısmının direncini kırdı. Ancak, bunu bile “gazetecilik eylemi” gibi göstermeye kalkışan ”gazeteciler”mevcut.

Çok da önemli değiller artık. Güneşin balçıkla sıvanamayacağını koca bir ülke görüyor. “Medyasız darbe” olamayacağı anlaşılıyor. Medyanın “darbeperestleri”ise darbeyi yapacak “askeri mekanizma” olmadan hiçbir şey değiller.

“Balbay Günlükleri” bu bakımdan, çok yakın geçmişimizdeki ”darbe hazırlıkları”nı gözler önüne sermiş olmaktan ziyade, “darbeci ekibin perişanlığı”nı ve güçsüzlüğünü sergiliyor. Darbeci askerlerin, medyaya ihtiyacı var. Medyadaki yandaşlarının onlara.

Darbeciler “iflas bayrağı”nı çekince, medyadaki yandaşları da sapır sapır dökülüyor. “Balbay Günlükleri” bunu da ortaya çıkarttı.

“Silopi kazıları” sonuç verdikçe, Türkiye’de “iç barış”ın temellerinin atılacağı zemin güçlenecek.

“Günlükler” sayesinde, ister istemez, Silahlı Kuvvetler ve “sivil kolu” olan medya temizlenecek.

Zaman alsa da sürece yayılsa da olacak olan budur.

Ergenekon soruşturmasında son günlerde varılan noktanın geri dönüşü olamaz da onun için…

 


Güçlükonak katliamı

Şubat 9, 2009

Yıldırım Türker - RADİKAL (09.02.2009)

Türkiye, başını çevirip geçmişine bakıyor, hakikatle yüzleşiyor.
Bunun ne kadar acılı ve zor bir süreç olduğu tartışılmaz. Ama bir yerinden başlandı mı geri dönmek imkânsız. İnkârın tabulaştırdığı hakikatlerin gölgesinde uzun ömürler geçirdik.
Ama işte neredeyse her gün tarihin başka bir sayfası gündeme getiriliyor.
Yorgun vicdanlar bir bir dile geliyor.
Daha birkaç yıl evvel yazdığımız için mahkemelere düştüğümüz konular artık rahatça tartışılır oldu. Ermenilere yaşatılan büyük felaket için insanlar kaleme sarılıp özür imzası atıyorlar.
Yakın zaman önce pervasızca işlenmiş cinayetlerin ardındaki kuytu dehlizler deşilir oldu.
Yüksek rütbeli asker emeklileri yargılanıyor.
6-7 Eylül sergisine daha birkaç yıl önce saldırıp canlı performans sergileyenler, şimdi popüler bir filmin dürttüğü hakikat karşısında sessiz kalmak zorunda.
Birçok iyi niyetli insanı kuşkulandıran Ergenekon davasının an büyük hayrı, kanımca bu olmuştur. Vahşi devlet dayanaklı örgütlenmelerin ortalığa dökülmesi, davanın kapsama alanı ne kadar yetersiz bulunsa da, kimi sindirilmiş vicdanları kışkırtmış, onları itirafa teşvik etmiştir.

Güçlükonak – Beytüşşebap
Daha iki hafta önce Avundukluoğlu, Mumcu cinayetinin nasıl devletin en yüksek katınca örtbas edildiğini anlatmıştı. Ebedi sırıtış Nahit Menteşe’nin “Karıştırma bu işleri” dediğini biz pek iyi bilirdik de böylesine yetkili bir ağızdan teyit edilmediği için kendimiz yazar kendimiz okurduk.
Şimdi de eski Devlet Bakanı Adnan Ekmen Yeni Aktüel dergisinden Mehmet Korkmaz’a dökülüvermiş. Güçlükonak katliamı ve Metin Göktepe cinayeti hakkında. Beyefendi, “Gerçeği bildiğim halde bunu kamuoyuyla paylaşamadığım için vicdanen rahatsızım” demiş.
13 yıl esneyebilmiş bir vicdana pek saygı duymasak bile Adnan Ekmen’e bir şeyler borçluyuz.
Örtbas edilmiş olan Güçlükonak katliamının müsebbipleri resmen açıklanmış oldu.
Kimileri; tam da vahşetin menzilinde durup hakikate ulaşmaya çalışanlar,  o zevatın vicdanlarına hiç güvenmedi zaten. Eski bakanlar, milletvekilleri, devlet erkânı, vicdanlarına uygun bir iklim beklerken onlar aldıkları tehditler, uyarılar, cezalara kulak asmayıp çabayı sürdürdüler hep. Bütün çabaları vicdanları zaman aşımıyla malûl olmasın içindi. Gencecik gazeteci Metin Göktepe ve niceleri bu yolda canından oldu.
Vicdanı kış uykusundan yeni uyanan eski Devlet Bakanı’ndan yeni bir şey öğrenmedik elbet. Bilmediğimiz hiçbir şey öğrenmedik. Ama devletin üst düzey bir sorumlusundan bire bir tanıklıkla karşılaşmak en azından inkârcıların belini bükecektir.

Millet olarak masumiyet uykularında konaklıyoruz ya, Güçlükonak katliamı da onca araştırma, onca saptama ve şimdi anlatacağım onca olaylı sürece rağmen kafamızda ve tarihimizde muğlak makamına asıldı. Şimdi eski bir bakan sonunda cesaretini toplayabilip bir zamanlar temsil ettiği devletinin dedikodusuna soyundu ya, artık şaşkınlıktan ağızları bir karış havaya açıp dehşete kapılabiliriz.
Güçlükonak katliamını kayıtlara düştüğü şekliyle bir özetleyelim.
PKK 15 Aralık 1995 yılında tek taraflı ateşkes ilan etmişti. Kimileri fazla vakit kaybetmedi. 12 Ocak 1996 günü Şırnak’ın Güçlükonak ilçesine bağlı Gêrê (Çevrimli) ve Yatağan köylerine baskın yapan askerler, eski korucular Abdullah İlhan, Ahmet Kaya, Ali Nas, Neytullah İlhan, Halit Kaya ve Ramazan Oruç’u gözaltına aldı.
PKK’ya yardım ettikleri iddiasıyla gözaltına alınan köylüler, Taşkonak Jandarma Taburu’na götürüldü.
15 Ocak günü ise Koçyurdu köyü korucularından Hamit Yılmaz, Abdulhalim Yılmaz, Mehmet Öner ve Lokman Özdemir , “görev var” denilerek Ramazan Nas’a ait minübüsle aynı Tabur’a götürüldü. Gözaltındaki köylüler ve “görev” için götürülen korucular, Taşkonak Taburu’nda, Nas’a ait 56 AH 320 minibüse bindirilerek yola çıkarıldı. Minibüs Tabur ile Koçyurdu köyü arasında silahlı bir grup tarafından durdurularak kurşun yağmuruna tutuldu ve ardından içindekilerle birlikte yakıldı.
Olaydan bir gün sonra Ankara’da ne kadar yabancı gazeteci varsa onlara bir tur düzenlendi. Hepsi Güçlükonak’a götürüldü. Onlara, ‘Bakın PKK ateşkesi bozdu. İşte kanıtı’ dendi. Yalnız gazeteciler halkla konuşturulmadı. Ne de olsa yakın geçmişte yiğit başbakanımızın da Şemdinli halkı için söylediği gibi onların da tanıklığı geçerli değildi.
Oysa PKK, bu tür ‘zaferler’i üstlenmek konusunda hevesli bilinmesine rağmen bu saldırıyı üstlenmedi. Olayla ilgisinin olmadığını belirtti.
Genelkurmay’ın benzersiz bir hızla dünyaya PKK marifeti olarak ilan etmiş bulunduğu Güçlükonak katliamı davası kimilerinin gözünde kapanmamıştı. Öldürülen köylülerin yakınları da katliamdan devleti sorumlu tutuyordu.
Aydın ve sanatçıların oluşturduğu Barış İçin Bir Arada Çalışma Grubu, 13 Şubat tarihinde katliamı incelemek üzere Güçlükonak’a gitti. Heyet yaptığı incelemelerin ardından katliamın devlet güçlerince gerçekleştiğini duyurdu ve Genelkurmay Başkanlığı hakkında suç duyurusunda bulundu. Katliam kurbanlarının yakınları askeri yetkililerin baskılarına rağmen 12 Temmuz 1996 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. Güçlükonak Katliamı davası AİHM’e götürüldü ve biliyor musunuz, ne oldu?
Türkiye mahkûm edildi. Öldürülenlerin yakınlarının açtığı davada, 10 kişiye 15’er bin avro manevi tazminat verilmesi kararlaştırıldı. Mahkeme Türkiye’yi İbrahim Kaya’ya 5 bin 160 avro maddi tazminat ödenmeye mahkûm ederken, diğer sekiz kişiye de 3’er bin avro ödenmesine karar verdi.
Ama ne gam. Genelkurmay’ı karşına alırsan bütün dünya seni haklı bulsa da bedelini ağır ödersin. Nitekim katliamın kontrgerilla tarafından yapıldığını iddia edenler yargılandı. “Ordunun manevi şahsiyetini tahkir ve tezyif” iddiasıyla yargılanan Şanar Yurdatapan, Petrol-İş Sendikası Eski Genel Başkanı Minür Ceylan ve İnsan Hakları Derneği İstanbul Şube Eski Başkanı Ercan Kanar 10’ar ay hapis cezasına çarptırıldı. Cezaları Yargıtay’ın bozma ilamı üzerine beraatle sonuçlandı.
Bu konuda hakikatin ortaya çıkması için çabalayanlar yılmadı. Üst üste genelkurmay aleyhine suç duyurusunda bulundular.
Güçlükonak katliamının failleri üstüne de elimizde epeyi belge var. Kotrgerillanın yanına aldığı korucu ve itirafçılar, yıllar sonra kullanıldıklarını anlattılar. Bir kısmının öldürüldüğü, tetikçilerden ikisinin hayatta olduğu biliniyor.
Radikal gazetesinin kaybettiği için karalar bağlaması gereken gazetecilerden Celal Başlangıç, bu konuda 2001 yılında bir kitap yayımladı. Şimdi Güçlükonak’ın da Ergenekon davasına dahil edilmesini talep ediyor.
Başlangıç, Güçlükonak’ta yaşanan katliamın savaşın sürmesi için, bir de uluslararası camiayı yönlendirmek için hazırlanmış bir tezgâh olduğunu ileri sürüyor. Bir ayrıntıya da dikkatimizi  çekiyor: “Güçlükonak katliamından bir gün sonra Avrupa Parlamentosu’nda bir karar tasarısı görüşüldü. Yeşiller Partisi ve sosyalistlerin verdiği bu karar tasarısında, PKK’nın ateşkesine Türkiye’nin ne cevap vereceği soruluyordu. Tam bu karar öncesi tezgâhlandı Güçlükonak katliamı”.
Başlangıç dayanamamış, adalet duygusunu yitirmemişlerin bir itirazını da dile getirmiş. Ergenekon davası etrafından kopan fırtınaya dikkat çekiyor: “Dava sürerken, hukukun ayaklar altına alındığını, kişilik haklarının ihlâl edildiğini söylüyorlar. Ama biz öyle bir süreç yaşadık ki, şimdi adalet ve hukuku isteyenler, o dönemde yapılan bütün adaletsizliklere göz yumdular.” Bütün mesele de bu ya.
Şimdi Ergenekon davasının yürütülüş biçimi karşısında fevkalâde demokrat kesilen kesimler, bütün bu vahşet kimi vicdanlılar tarafından ifşa edilirken, o vicdanlılar bir de mahkemelerde süründürülürken hiç oralı olmadı. Çünkü o ‘bölücü kafaların’ derdi gücü en değerli kurumumuz  orduyu yıpratmaktı. Öyle değil mi?
Pekiyi şimdi eski bir devlet bakanının vicdan sızısı sızıntısından ifşaatleri karşısında ne diyecekler?
Gerçi gazetecileri, yazarları, sivil toplum kuruluşlarını, oradaki halkı, bizzat katliamı gerçekleştiren itirafçıları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni, o mahkemenin verdiği cezayı ödeyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni inandırıcı bulmadıktan sonra, şimdi de konuyu sessizce geçiştirmeye çalışacakları kesindir.
Güçlükonak katliamı bütün ayrıntılarıyla kamuoyuna sunulmalı, Genelkurmay da bu konuda bir açıklamada bulunmalıdır.
Daha sırada Beştüşşebap var.


Şişinmeyin…

Şubat 8, 2009

Gökhan ÖZGÜN - TARAF (05.02.2009)

Şişinme laik latife, başın açık ama, gayet iyi biliyorsun ki içinde bir yerlerde fena halde tesettürdesin. Kadınlığın görünüşte hür, derinlerde bilmediğin bir hicap içindesin.

Şişinme laik beyfendi, şişinme. Bir modernizm kıvılcımıyla memleketi içe doğru patlatmışsın. Ateizm sıkmamış, kendine laik Sünni bir devlet dini yaratmışsın. Eyvallah da. Bu yetmemiş, bir askeri gelmiş geçmiş en büyük filozof ilan etmişsin. Onu askerlikten de etmişsin, filozofluktan da. Onun nutuklarından çam sakızı gibi sızan retorikle yüzyıl idare etmişsin.

Yönetmemişsin. Yönettirmemişsin. İdare etmişsin. Bir askeri filozof ilan etmek uğruna memlekete felsefe, ahlak, özgür vicdanın zerresini sokmamışsın. Sözün başladığı yeri sözün bittiği yer ilan etmişsin. Sonuna kadar ifadesizleşmişsin.

Sen de şişinme Müslüman efendi. Sakın şişinme. 100 yıl debelenmişsin. Nihayetinde bir iki seçim kazanmışsın. Ama karanlıktasın. Çünkü muhalefetin yok. Muhalefetin bir melanet, karanlık bir korku siyasetinden ibaret. Sana, senin sağlığın için muhalefet gerek.

Şimdi oylarını yüzde 70’e çıkarsan bir dert, yüzde 25’e düşürsen bir başka dert. Yüzde 70’e çıkarsan, baştan sona Türkiye olursun, yani baştan sona rant olursun, maddi rant, manevi rant, idareimaslahat olursun. Şuradan şuraya kımıldayamazsın. Türkiye’yi de kımıldatamazsın. Bu da bir başka ‘büyük uzlaşma’ formülü. AKP’yi büyüterek uzlaşma formülü. Türkiye’yi AKP’de eritme formülü. Asker bunun farkında. Yüzde 25’e düşsen, eyvah, sil baştan, aynı filmi baştan seyredersin.

Sen de şişinme ‘aydın’ abi, raftan bir kitap çekmişsin Batı’yı iliklerine kadar çorap söküğü gibi çözmüşsün. Ama Türkiye’nin hakikatine ayılamamışsın. Sözlerinde ‘seni’, ‘insanı’, ‘ifadeni’ arıyorum, bulamıyorum. Adın ‘aydın’, ama soyadın, Ayılamadım. Sen, hâşâ şişinme.

‘Entelektüel’ arkadaş sen de şişinme. Derin devletlerden Derrida’lar çıkmıyor. Derinleşmiş demokrasilerden çıkıyor. Derinliğin tek alıcısı var burada, derin devlet. Aman dikkat! Merakını kaybetme, ama sakın şişinme.

Sen de şişinme ‘köşe ağası’, sen de şişinme. Yazmayı bilmiyorsun, köşe ‘yazıyorsun’. Yoksa yalnızca köşe kapmaca mı oynuyorsun? Ya da ucuz bir iki ‘metin yazarı’ formülünü köşende yazı diye mi satıyorsun? Dua et, yazmaktan anlamadığını henüz çakozlamadılar. Ama içimden bir ses, eli kulağındadır, bildiler bilecekler yazının ne demeye geldiğini, diyor. Çünkü internette ‘çocuklar’ senden daha iyi yazıyor. Şükret, ama, sakın ha şişinme.

Sen de şişinme devrimci yoldaş, sakın şişinme. Türkiye’de şişinecek bir sol gelenek falan yok. Arkandaki Deniz’i huzur içinde bırak. Önünde ‘gelecek’ denen bilinmeyen bir deniz var, ona bak. Önündeki deniz arkandaki Deniz’e benzemiyor. Asanı salladığın vakit, senin tam da istediğin yerden ikiye yarılıp seni kısa yoldan temize çıkarmıyor.

Sen de şişinme ‘hocam,’ sen hiç şişinme. En çok şükretmesi gereken belki de sensin. Muasır âlemde, küçük de olsa bir fark yaratmayanın önünde ‘hocam’ diye eğilmiyorlar. Sen bir fark yaratmadığın zaman, özellikle iki misli eğiliyorlar önünde. Bir komutan gibi karşılıyorlar seni her yerde. Böyle manevi rant, buradan başka nerede?..

Sen de şişinme Kürt kardeşim, sen de şişinme. Ben de senin ‘geçtiklerinden geçsem’, muhtemelen PKK’yı destekler, Apo’ya tapabilirdim. Burada mesele yok. Ama sonunda elimde Stalinist bir ideolojiyle karışmış bir ağalık felsefesi kalırdı. Sakın şişinme. Ben bir orduya taptırılıyorum zorla, sen çaresizlikten, iki orduya aynı anda.

Sen de şişinme Alevi birader, şişinme. Bu kadar kalabalık olup bu kadar sessiz, bu kadar ‘yok’ olma şampiyonluğunu aldınız. Yoksa birileri size, bu devlet sizin, dedi de, siz ona mı inandınız? Laik Sünni Müslüman mezhebini Alevilik mi sandınız?

Sen de şişinme işadamı, sakın ha… Şu anda kullandığım yepyeni yazı programını üreten Allah bilir on kişilik Alman şirketinin ‘işi’ yanında senin Holding’in işi ‘iş’ten bile değil. Akıllısındır, mesela, markalaşamazsan ‘tatlı tekstil’ işinin bitik olduğunu 15 sene evvelinden görürsün. Sonra marka yaratmak için ‘iş gücü’ ararsın, bir bakarsın, a yok, Kemalist eğitim sistemi bütün ‘yaratıcılığı’ almış götürmüş. Derken, kendini mesela arsa spekülasyonuna verirsin. Sonra bir bakarsın, paranın parana kazandırdığı, spekülasyonun servetine kattığı, işinden kazandığından misli misli fazla.

Sen de şişinme Yargıtay savcısı. Sana izah kolay. Senden büyük Allah var. Sen imansızı bile bedbinlikten imana getirirsin.

Gazeteci sen şişin. Çünkü bu senin hakiki işin. Şişinmezsen yoksun. Ardında hiçbir şey yok. Bilmem farkında mısın? Bence farkındasın.

Asker sen şişin. Hem de sonuna kadar şişin. Kolay değil, bir milleti kendine köle etmişsin. Ben öyle bir şey yapmadım, deme. Yapmışsın. Gelecek, bir milli güvenlik meselesidir demişsin. Yetmemiş, coğrafya, bir milli güvenlik sorunudur demişsin. O da yetmemiş, tarihi de milli güvenliğin alanına sokmuşsun. Ne kaldı milletten geriye? Biyoloji mi? Onu da Türklükle halletmişsin. Dil mi? O konuya hiç girmeyeyim. Çünkü en hassas olduğum konu. Hiddetlenme. Bak daha cumhuriyete, demokrasiye gelmedim. Hukuka gelmedim. Darbelere gelmedim. Temel felsefedeyim. Bana nedense bu kadarı yetiyor da, artıyor bile.

Şişinmeyin de, konuşalım baylar bayanlar. Şişinmeyin de beyninize oksijen, kalbinize kan gitsin, uzlaşalım. Yeni bir anayasada uzlaşalım. Yeni bir partiler ve seçim kanununda anlaşalım.

Yalnız bir maruzatım var. 1001 farklı şekilde uzlaşabilirsiniz. Ama, aman, hiçbiri ‘askere şekerli’ anayasa olmasın. Bir de, hakikaten laik olsun anayasa, içine ‘modern Allah’ niyetine, dokunulmaz yargıçlar, mahkemeler konmasın. Bundan daha geniş zeminli bir uzlaşmayı benim aklım alsa da vicdanım almıyor.

Anayasa, yani Latincesiyle ‘constitution’ aynı zamanda ‘bünye’ anlamına gelir. Bu şişkinliğiniz bünyeye hiç iyi gelmiyor. Beyne kan gitmiyor. Damar sertliği yapıyor. Aniden kasılıp kalma tehlikesi yaratıyor.

Benim şişinecek hiçbir şeyim yok. Buralarda çok aradım, bulamadım. Hepsi hepsi, bir takıntım var. Bu memlekette insan gibi yaşayabilmesi için, oğluma bir takım ‘değerler’ mi öğreteceğim, aktaracağım?

Yoksa, bu garip topraklarda varolabilmesi, hayatta, ayakta kalabilmesi için boş ve hoş laflar arasına sıkıştırılmış binbir türlü ‘çakallık’ mı üfleyeceğim kulağına? Şişirmeye başlayayım mı yani çocuğu?

Kusura bakmayın. Tereddütteyim. Çünkü yeminliyim. Oğlumun hayatı benimkinin bir tekrarı olmayacak. Ya öyle olmayacak, ya da böyle.


Tersanelerde 113. Ölüm!

Aralık 7, 2008

Turnusol-6.12.08

Dün sabah Pendik Askeri Tersanesi’nde meydana gelen iş kazasında bir işçi hayatını kaybetti. bugünkü cinayetler tersanelerde iş cinayetine kurban edilen işçilerin sayısı 113′e yükseldi.

Bu sabah saat 09.00 sularında Pendik Askeri Tersanesi GELEŞ gemi taşeronunda çalışan Sefer Gürel isimli işçi 15 metre yüksekten çakılarak yaşamını yitirdi. DÜZGİT firması ile Çeliktrans firmasının ortak projesi olan İDO Gemisinde çalışan işçi, havuzun yan yolunda vardevela olmamasından kaynaklı havuzun beton zeminine çakıldı.

Bugünkü cinayeetler birlikte iş cinayetlerine kurban giden işçilerin sayısı 113′e yükseldi. Olayla ilgili açıklama yapan Tersane İşçileri Birliği Derneği (TİB-DER) iş cinayetini protesto ederk şu açıklamayı yaptı: ‘Önlem aldık işçiler artık ölmeyecek diyenlerin hiçbir samimiyeti olmayacağını biliyorduk. Bundan sonra iş cinayetlerinin yaşanacağı da gerçeklik. Zira krizden en az zararla kurtulmak isteyen patronlar işçi sağlığı ve güvenliği alanından da kesintiye gidiyorlar. Haliyle yeni ölümlerin önünü açan bu duruma karşı sessiz kalmayacağız. İşçi sağlığı ve işçi güvenliği alanına kaynak aktarılsın talebi derhal yerine getirilmesi gereken bir taleptir. Önceki gün Tuzlada bir işçi kadının ölümüyle sonuçlanan iş cinayeti de göstermektedir ki işçi sağlığı ve iş güvenliği halen patronlar tarafından ciddiye alınmamaktadır. Önemsenmemektedir. Tersanelerdeki 113 kişilik liste bunun ifadesidir. Dahası bu dönemde patronlar işsizlik sopasını kullanarak işçiyi her türlü ağır çalışma koşullarına mahkûm etmektedir. Ancak bu devran böyle gitmez. Bu cehennemde bizi yakanlara diyoruz ki: Bu ateş sizi de yakar… ‘


İşçileri kum torbası yapan tersane sahibi AKP adayı

Kasım 28, 2008

28.11.2008 – Evrensel

Ağustos ayında kum torbaları yerine işçileri filikaya bindiren tersane patronu, AKP’nin belediye başkan adayı.

Filikaya kum torbaları yerine işçileri zorla bindirerek 3 işçinin ölümüne neden olan Tuzla’daki Gisan Tersanesi’nin Yönetim Kurulu Başkanı Rıdvan Oyar, siyasete gireceğini açıkladı. Gisan Tersanesi’ni kardeşi İsmail Oyar’la birlikte yöneten 40 yaşındaki Rıdvan Oyar, memleketi Kastamonu’nun Abana ilçesinde AKP’den belediye başkan aday adayı oldu.

Oyar, AKP Abana İlçe Başkanı Fahri Köse ile birlikte basın toplantısı düzenledi. Seçime güçlü bir isimle girmek istediklerini söyleyen Köse, “Rıdvan Oyar’la birlikte Abana’yı hızla kalkındıracağız. Yöremizin geri kalmışlık zincirini kıracağız. Kendisi Abana’da çok yakından tanınan ve sevilen bir isim. Ticaretteki başarısını bundan sonra siyasette de gösterecek” diyerek Oyar’ı övdü.

Vefa borcu varmış
Gisan Tersanesi patronu Rıdvan Oyar da, memleketi Abana ile bağlarını hiçbir zaman kesmediklerini anlatarak, “Bizim bu topraklara vefa borcumuz var. Bu nedenle bana yapılan adaylık teklifini kabul ettim” diye konuştu. AKP’den belediye başkan adayı olan Oyar, Abana’da büro açamrak seçim çalışmalarına başladı.

‘Kimin partisi olduğu belli’
Gisan Tersanesi’nde çalışan boru montajcısı Orhan Karabulut, gelişmenin AKP’nin kimin partisi olduğunu gösterdiğini belirtti. AKP için adayın kim olduğunun önemli olmadığını, paranın önemli olduğunu ifade eden Karabulut, “Tersanede işçilerin kanı üzerinden elde ettiği kârlar yetmezmiş gibi şimdi de kendi memleketinde aynı şeyi yapacak. Bizi kum torbası yerine koyanlar halk için hiçbir şey yapmaz. Ben oradaki seçmenlerin yerinde olsaydım ‘Git önce tersanede öldürdüklerinin hesabını ver sonra bizden oy iste’ derdim” diyerek tepkisini gösterdi.

Kum torbası yerine işçileri kullanmıştı
Gisan Tersanesi, 11 Ağustos 2008 tarihinde 3 işçinin ölümüyle sonuçlanan kazayla gündeme gelmişti. Tersanede test edilen filikaya kum torbaları yerine işçiler zorla bindirilmiş, halatın kopması sonucu 3 işçi ölmüş, 13 işçi de yaralanmıştı. Kum torbası yerine işçilerin kullanıldığı filika denemesinde, denize ters şekilde düşen filikanın içinden emniyet kemerleri bağlı olduğu için çıkamayan 3 işçi yaşamını yitirmişti.